Amerika’daki Türk’ler, Sevgili Dostlar: Click here for the English Version & FAQ - Frequently asked questions - Yahudilere ilişkin sorular
Sayın T.C. Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’a, Ocak ayında ABD’ye yaptığı ziyaret sırasında, Türkiye’de tehlikeli boyutlara ulaşan Yahudi düşmanlığı, Türk medyasının bunda oynadığı rol, sistematik bir şekilde dostluklara nifak sokulma çabaları hakkındaki kaygılarımızı, ve bu konuda kendisinden beklentilerimizi dile getiren bir mektup sunmuştuk.
Maalesef bize (sadece protokol icabı da olsa) bir yanıt vermek gereğini hissetmedi. Kendisine elden ilettiğimiz mektubu okumak gereğini bile hissetmemiş olabileceği gibi. İlişiğinde sunduğumuz dosya ise bizleri hayretlere düşüren, endişe ve üzüntüye boğan antisemitik yayınlardan onlarca örnek içeriyordu. Tabii bunları okumasına gerek de yoktu: çünkü iktidarın ve son zamanlardaki siyasetinin sözcüsü sayılabilecek bazı basın organlarının neler yazmakta olduklarının bilincinde olmadığını düşünmek, ancak bizim saflığımızdan ileri gelmiş olmalı. Bu kez mektubumuzu, dostlar eliyle, Başbakanın kulağına fısıldamak yolu ile değil, siz dostlarımız okursunuz düsüncesiyle, kurduğumuz bu yeni forumda yayınlıyoruz.
Yeni kurulmuş olan ACJTR (American Council on Jewish-Turkish Relations) üyelerinin birçoğu size yabancı değiller. Yaşadığımız Amerika Birleşik Devletleri’nde, yıllardır Türkiye’mizi tanıtmak, yüceltmek yolunda, omuz omuza çalıştık, çaba harcadık. Bazan üzüldük, çok kez de ortak başarılarımızı kutladık. Herşeyden çok, yüzyıllar boyu gelişmiş olan güzel dostluğumuzu paylaştık. Birçogumuz hem Yahudi (bazımız İsrailli), hem Türk olduğumuzu gururla söyledik. Kampanyalar düzenledik, mektuplar yazdık, bağışlarda bulunduk, “soykırım” iddiaları karşısında birlikte ve güçlü durduk.
ABD’deki tüm Türk ve Yahudi kuruluşları olarak, beraberce, işbirliği içinde, Türkiye aleyhine alınacak birçok kararları önledik. Gerginlikler yaşandığında Türkiye’nin Amerika ve İsrail’in en güvenilir bir dostu olduğunu söyledik. Dünyada tek laik, modern, demokratik Müslümanlar ülkesi olan Atatürk Türkiye’sini, herkesin (özellikle Avrupa’nın), bağrına basması gerektiğini vurguladık. Korkunç iddialara cevap verirken, İsrail hükümet mensuplarından, Yahudi tarihçilerin yazdıklarından alıntılar kullandık. Başka ulusların düşmanlıklarını kazanmış olmamızı umursamayıp, beşyüz yıllık dostluğumuzu, Türkiye’nin ve Türk’ün karakterini anlattık.
90’lı yıllarda Türkiye ve İsrail arasındaki ilişkiler büyüyüp, gelişip, güçlendikçe sevindik, deprem bölgesine inen ilk yardım uçağının İsrail’den gelmiş olmasından gurur duyduk. Iki ülke arasındaki ticaret milyarlarca dolara ulaştığında, Türkiye’nin cennet gibi sahillerini her yıl 400,000’e yakın İsrailli turist doldurduğunda, bilim-teknoloji, tarıim, istihbarat ve güvenlik alanlarında işbirliği anlaşmaları imzalandığında, hep dostluğumuzu kutladık. Ta ki aydınlık günümüzü kara bulutlar kaplayana kadar.
Bizler ABD’de böyle birlik, beraberlik ve işbirligi içinde iken Türk medyasında hiç alışmadığımız sesler duyulmaya başladı. Önce Yeni Şafak, Milli Gazete, Anadolu’da Vakit gibi iktidara yakın basın organları bizim bildiğimiz Türkiye’ye, tanıdığımız Türk’e hiç yakışmayan bir Yahudi düşmanlığı başlattılar. Biz sustuk, konuşmadık, sesleri çoğaldı. Ardından, her Cuma namazı sonrası cami avlularında dost İsrail ve Amerikan bayrakları yakılmaya başlandı. Sağ ve kökten-dinci kesime malettiğimiz bu gelişmeler, ülkenin tüm kesimlerine, ve ılımlı bildiğimiz gazetelere yayıldı.
Dost ülke Israil’in Başbakanının adının önünden “kasap” sözcüğünün hiç eksik olmamasına, yayınların çoğunda eleştiri yapılırken “İsrail” sözcüğünün yerini hep “Yahudiler” sözcüğünün almasına, Orta Doğu sorunu ile ilgili haber ve yorumlarda hep tek taraflı olunduğuna, gerçeklerin hep saptırılmasına, Filistinli Arapların (Israil’in hiçbir zaman istemediği bir savaşın her çözümünü reddetmeleri yüzünden) yaşadıkları sıkıntılara ve verdikleri kayıplara büyük duyarlılık gösterirken, Arap terörünün hayatlarını aldığı masum İsrail çocuklarından, annelerinden hiç bahsedilmediğine, hayal mahsulu olup maalesef çok rağbet gören, birçok “komplo teorileri” yaratıldığına, Yahudiler ile ilgili haber olmazsa, “cadı avı”na çıkmışcasına yüzlerce yıl önce Yahudilikten İslamiyet’e geçmiş “dönme/Sabetaycılar” arama/ifşa etme çabalarına, birçok hakaret ve iftiraya tanıkık ettik.
Yaralandık. Ama yılmadık. Turkiye hem İsrail’in, hem de Amerika’nın dostudur demekten hiç vazgeçmedik.
Türk basınının artik hem sağ’dan, hem sol’dan, sistematik bir şekilde yarattığı bu Yahudi düşmanlığı atmosferinde 15 Kasım felaketlerini izledik, agladık. Güvenlik korkuları yüzünden, ayakta kalan sinagogların da kapandığını, Türk vatandaşı Yahudilerin ibadet özgürlüklerinin eridiğini gördük, yine de derin matemimiz içinde bile sevdiğimiz ülkenin adına hiç toz kondurmadık. Çirkin sözler duyduk. Titreyerek, pankartlarda “kahrolsun ABD..Kahrolsun İsrail”, ve Arap ülkelerinde bile ağıza alınmamış olan“Hitler’i şimdi daha iyi anlıyoruz” gibi kabul edilemez sözler okuduk. Anket sonuçlarında halkımızın %80’inin İsrail ve Amerika’yı sevmediklerini öğrendik. Yine de inanmayıp, dost her zaman dosttur dedik, hep elimizi uzattık.
Ardından Sayın Erdoğan’ın, İsrail’e ve başbakanına yönelik, ardı gelmeyen eleştirileri başladı. Sineye çektik, dahası geldi. Artık İsrail Devleti ile yetinmeyip, tüm “Yahudi”leri yerden yere vurmak, Türk basınının günlük uğraşısı oldu. 70 milyonluk Türkiye’de 22,000 kişilik küçücük bir Yahudi azınlığını hedef alan, imalı, onların sadakatini sorgulayan, bunu ispat etmelerini, ve kendilerinden İsrail’i kınamalarını “talep eden” yazılar okur olduk. Böyle ırkçı ve ayırımcı düşsünceler, bunlara inanan bazı insanlarımızı dosta “düşman” demeye, düşmanlık ve şiddete sevkederek, sadece Yahudi olduğu için bir dişhekiminin infaz yolu ile katledilmesine, sinagogların patlamasına musait bir ortam hazırladı. Böyle tahrikler, başlarda aşırı sağ ve dinci kesimlerin organlarının tekelinde iken, artık Türkiye’mizin ılımlı ve aydın bildiğimiz kesimlerine de sıçramış bulunmaktadır (bu sayfalarda Sakir Süter imzalı Akşam gazetesi yazısına (Examples from Turkish Press)bakınız)
Sevgili dostlar, bunlar Türkiye’mize hiç yakışmamakta, geleneksel “dostluk” anlayışımızla bağdaşmamaktadır. Son gunlerde, yeni söylentiler ile uğraşılmakta…. İsrail, Kuzey Irak’ta Kürt’lerle “Türkiye aleyhinde”(!) calışmalar ortaklıklar yapıyorMUŞ! Elbette İsrail bunu yalanladı. Kürt’ler de yalanladılar… Söylentinin kaynağı, New Yorker dergisinde çıkan, Seymour Hersh’in yazısı. Yazarın güvenirliliği tartışma götürür. Sahibinin kim olduğu belirtilen iddiaları da, bir Arap, (Lübnan’ın Dışişleri bakanı) Michel Samaha, yapmış. Diğerleri, kim olduğu belirsiz, görevde olmayan “eski yetkililer” (?) Adı sanı belli, güvenilecek kaynaklar ise, İsrail ve Türkiye arasındaki dostça ilişkilerin öneminden, vazgeçilemeyeceğinden bahsetmişler. Hersh’in, yazısını yazmadan kısa bir süre önce Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’le bir sabah kahvaltısı toplantısı yaptığı biliniyor.
İsrail hakkindaki bu iddiaları bu görüşme sırasında Hersh’e bizzat Gül’ün kendisinin söylemiş olduğu da yazıldı. Geçen yıl da Türk basınında “İsrail’in Kuzey Irak’a 150,000 (!!!) kişi yerleştirdiğini” okumuştuk. Kısacası, söylenti ve iftira ile, dostlar arasına nifak sokuluyor. Tabii bizler ve sizler neyin doğru, neyin yanlış olduğunu, kimin gerçek dost, kimin düşman olduğunu iyi biliyoruz. Bunca yıllık ortaklığımız kanıtı bunun. Yüzyıllarca süren dostluğa kimsenin halel getirmesine göz yumamayız. Bu “kimse”, kim olursa (hangi görevde olursa) olsun! Türk Yahudi dostluğu her bireyin (partinin) üstünde olmalıdır. Bu iki ulusun, ve Türkiye ile İsrail devletlerinin birbirlerine ihtiyacı vardır.
İsrail, Türkiye’nin bile ilişki içinde olduğu Kürt’lerle görüşür, konuşur, hatta varlığına kastetmiş olan İran ve Suriye gibi ülkelere karşı bazı ilişkiler kurarsa bile (ki bunun böyle olmadığı açıklandı), ASLA Türkiye’nin çıkarlarına ters düşecek bir iş yapmaz.
Çünkü İsrail, Türkiye’nin dostu ve müttefikidir (Bunun ispatı da bizleriz!). Bu yüzden, İsrail de dost Türkiye’ye “güvenir”, kendisine yaşam hakkı bile tanımayan Arap ülkeleri ve liderleri ile Türkiye’nin yapmakta olduğu görüşme ve ziyaretleri içeren tüm ilişkileri (hatta sarmaş dolaş öpüşmeleri) “düşmanlık” olarak ilan etmez…. Dünyada sokağa atılacak pek çok dostları bulunmayan Türkiye’nin de İsrail ile olan ilişkilerine ihtiyacı vardır. Ancak bu iktidar, Türkiye’nin AB’ne giremeyeceğini düşünüp, şimdiden bir İslam Ülkeleri Birliği’nin hazırlığına başlamamışsa… Eğer böyle bir alternatif düşünülüyorsa, AB’ne giriş kriterlerini hemen hemen tamamlamış olan Türkiye’den, Arap, Acem ve diğer İslam ülkelerinin de isteyeceği bazı “reform(!)”lar olacaktır. En başta “laiklikten” ve de “Yahudilerden” uzaklaşılması gibi. Umalim ki, Türkiye’de hiç yoktan başlatılıp, hergün biraz daha tırmandırılan “Yahudi düşmanlığı”, ve böyle emeller uğruna gerçek dostları kurban etmek isteği, planlarının ilk adımı olmasın.
Bu işte, hepimize görev düşüyor. İpleriyle kuyuya inilemeyeceği tarih boyu kanıtlanmış unsurlarla yeni ortaklıklara kuşku ile bakmalıyız. İnsanlık tarihinin en eski toplum hastalığıi olan anti-semitism’in Türkiye’de salgın haline gelmesini önlemeliyiz. Bugüne kadar beraberce çalışıp, Türkiye’mizi savunduk. Şimdi yine beraber çalışarak, dostluğumuzun düşmanlarına karşı, Türkiye’nin Yahudi asıllı vatandaşlarını, İsrail ile olan ilişkilerimizi, ve en önemlisi “karşılıklı olduğuna inandığımız” dostluğumuzu savunmalıyız. Bunu yalnız birbirimize değil, Türkiye’ye borçluyuz. Büsbütün kendimizi tanıyamayacak hale gelmeden….
(ACJTR) 30 Haziran 2004
Dear Turkish-American friends:
During Prime Minister Erdogan’s January visit to the United States, a group of us presented him a letter in which we expressed our concerns about the alarming rise of anti-Semitism in Turkey and the role of the Turkish media in systematically inciting animosity against Jews, and we appealed to him to correct the problem. Unfortunately, the Prime Minister chose not to respond to our letter, even as a simple gesture of common courtesy. He may not have even read it. Attached to our
letter was a folder, which contained tens of samples of anti-Semitic press articles, which astonished and deeply saddened us. We did not expect him to read those of course, since it would be naïve of us to think that he did not already know what was being written in the press organs, most of which are affiliated with his party and administration. This time, instead of hand delivering our letter to the Prime Minister, as we had done before, we are publishing it in this open forum where all our friends can read it.
Many of the members of ACJTR - American Council on Jewish-Turkish Relations, a newly founded non-profit organization - are not strangers to you. We are, mostlyTurkish American Jews who have been working together with you for many years, shoulder to shoulder, in representing Turkey and defending her good name. Sometimes we shared our sorrows, and many times we celebrated our successes. Most of all, we shared our valuable centuries-old friendship. We proudly identified ourselves as Turks and Jews (and some of us also as Israelis.)
We organized campaigns, wrote letters, made donations, and stood united and strong against allegations of “genocide”. Working in cooperation and solidarity, as many Turkish and Jewish organizations in America, we stopped many anti-Turkey decisions and legislation in their tracks. In tense times we confirmed that Turkey is a most reliable friend of both America and Israel. We stressed the fact that Ataturk’s Turkey, being the only secular, modern and democratic Moslem country in the world, should be embraced by all, especially Europe. In answering terrible allegations against Turkey, we made use of quotes from Israeli government officials and the writings of Jewish historians. We risked making enemies of other nations, as we told the world about the character of the Turk and Turkey, and about our over-500-year- old friendship.
During the 1990s we rejoiced at the growing, developing and strengthening of relations between Turkey and Israel, and felt proud that an Israeli plane was the first to land in the Turkish earthquake disaster areas, bringing aid to the victims. When the volume of trade between the two countries reached billions of dollars, when the beautiful coasts of Turkey were filled with 400,000 Israeli tourists per year, when bilateral agreements of cooperation were signed in the fields of science and technology, agriculture, intelligence sharing, defense and security, we wholeheartedly celebrated our friendship. And then dark clouds began gathering, to darken our bright days.
While we in the United States were working in unity and friendship, voices, never before known to us, started to rise from the Turkish media. First, newspapers like Yeni Safak, Milli Gazete, and Anadolu’da Vakit, which are affiliated with the current administration, started an anti-Jewish campaign. We remained quiet, did not speak out. Their voices got louder. Then, began public burnings of American and Israeli flags, every Friday, after prayers at mosques. These developments, which we first attributed to the ultra right fundamentalist sector, spread to all sectors, including the newspapers we considered moderate. We sadly witnessed a permanent prefix of “butcher” attached to the Israeli Prime Minister’s name in all writings of criticism and/or condemnation of Israel, and the word “Israel” replaced by the word “Jews”.
Reporting and interpretations of the Middle East conflict were biased, with facts being distorted, expressing great sympathy to the suffering and losses of Palestinian Arabs (due to a war they started and refuse to resolve) while not even mentioning the innocent Israeli children and mothers whose lives are claimed by Arab terror. There was even a proliferation of imaginary, but unfortunately very popular, “conspiracy” theories against the Jews. And when not discussing the Jews or Israel, there was a virtual “witch-hunt” to find, expose and blame the “donme/convert/Sabetaists” (a group of people who hundreds of years ago converted to Islam from Judaism.) We witnessed all this, and heard many insults and slanders against Jews. We got wounded, but did not give up on our friendship, nor did we stop saying that Turkey is a friend of both the U.S. and Israel.
In this anti-Semitic atmosphere systematically and deliberately created by the Turkish press of both “right” and “left”, we watched the horrors of November 15 synagogue bombings, and we cried. We saw even the undamaged synagogues close their doors due to fears of security, curtailing the freedom of worship of Turkish Jews. Even in our deepest grief, we did not allow the name of our beloved Turkey to be defamed. We heard ugly cries; trembling, we read banners that read “Down with America… Down with Israel” and despicable expressions like “We now understand Hitler”, never before voiced even by the Arabs. Even after we read the results of polls finding that over 80% of the Turkish population had very negative feelings for America and Israel, we considered them friends and extended our hand.
Then began Prime Minister Erdogan’s series of criticisms directed at Israel and her Prime Minister. We stood silent, and more came. Their criticism of the State of Israel not sufficing, the daily occupation of Turkish press now became Jew-bashing. We started reading editorials targeting the Jewish minority in Turkey (a tiny community of 22,000 people in the total population of 70 million), questioning their loyalty to Turkey and requesting (rather, ordering) them to prove it by condemning Israel themselves. This kind of racially discriminatory ideas found adherents who called true friends “enemies” and incited them to hate and resort to violence, like in the execution-style murder of a dental doctor in his clinic simply because he was a Jew, and created an atmosphere conducive to the twin bombings of two synagogues. These incitements were no longer the monopoly of the ultra right, Islamist press but appeared in media organs we considered moderate and enlightened (Please find in these pages an article by Sakir Suter of Aksam daily newspaper, under “
Examples from Turkish Press”)
Dear Friends, such things are unbecoming to our Turkey and our traditional understanding of true friendship. These days in Turkey, and in circles of our Turkish American friends, there is a preoccupation with new allegations: that Israel is “cooking up something” against Turkey with the Kurds in Northern Iraq (!) Of course Israel denied all these allegations, as did the Kurds. These rumors stem from a recent article by Seymour Hersh (published in New Yorker magazine). The reliability of the author is debatable, as his sources are one named Arab (Minister of Foreign Affairs of Lebanon) Michel Samaha, and some unnamed former “officials”(?) The more respectable and known sources are quoted as saying that the relations between Turkey and Israel are important and indispensable. Hersh is known to have had a breakfast meeting with Turkish Minister of Foreign Affairs Abdullah Gul shortly before writing his article. Recently, we also read that it was Mr. Gul himself, who told Hersh of these allegations. Last year the “news” was that Israel was settling 150,000 Jews in Northern Iraq (!) It is with such rumors and gossip that they are trying to tear down our friendship.
But of course, you and we can tell the difference between right and wrong, and friend from foe. Our long lasting partnership is a proof of that. We cannot allow anyone, no matter who that is, or what position he holds, to ruin our historic ties! The friendship between Jews and Turks should be above any one person or political party. These two peoples, and the governments of Turkey and Israel, need one another. That is why even if Israelis meet, talk to, or establish relationships with anyone, against her arch enemies like Iran and Syria (sworn to destroy her), Israel will NEVER do anything to jeopardize the interests of Turkey or harm the relations between the two countries.
Because Israel is a friend and ally of Turkey. Israel also trusts Turkey. When Turkey befriends Arab states (who deny Israel her right to exist) organizes visits, meetings and establishes closer relations, when their leaders hug and kiss, Israel does not declare Turkey an “enemy”. Turkey, who does not have the luxury of throwing away her few true friends, needs her alliance with Israel too. That is unless the present administration, thinking that Turkey will not make it into the EU, has already started preparing for a future Islamic Union. If such an alternative is to be pursued, Arabs, Iranians and other Islamic countries will have their own set of requests for “reforming” (!) Turkey, who has just completed all criteria to enter the European Union. On top of their “wish list” will be forcing Turkey to distance herself from her secular nature and from “the Jews”. Let’s hope that this foreign, new and suddenly rising anti-Semitism, and the readiness to sacrifice old friendships, do not constitute the first steps towards that goal.
In this regard, we all have obligations to fulfill. We have to observe with suspicion new relationships, which have repeatedly, and historically proven to be unreliable. We have to stop anti-Semitism, the oldest social disease in history, from spreading and infecting our people. Until now, we have worked together to defend Turkey. Now, there is a call for us to work together again against our enemies, in order to protect the citizens of Turkey of Jewish origin, the mutually beneficial alliance between Turkey and Israel, and most importantly, to defend our friendship, which we believe is mutual. We owe this not only to one another but also to Turkey, lest she changes beyond our recognition.
(
ACJTR)
6/30/2004
FAQ / Frequently asked questions
YAHUDİLERE İLİŞKİN KONULAR VE SORULAR
MUSEVİ – YAHUDİ – İSRAİL – SİYONİZM (Din – Millet – Devlet – Ülkü)
Yahudiler her şeyden önce bir millettirler. Aynı Arnavut veya Fin milleti gibi.
Bu milletin kendine has ve başka milletleri kendi dinine sokmayı yani proselitizm yapmayı öngörmeyen bir dini var: Musevi dini.
İsrail ise, dinleri Musevi olan ama laik ve sosyalist Yahudilerin kurduğu, kökünü bir kader, kültür ve ülkü (Siyonizm) birliğinden alan devletin adıdır.
YAHUDİLER NE ZAMAN MİLLET VASFI KAZANMIŞLARDIR?
Musevilik bir dine verilen jenerik bir isimdir. Ayni Budizm gibi. Yahudilik "lik" eki ile kullanıldığında din manasında kullanılmaktadır. Ayni şey, konunun içeriğine göre “Yahudi” sıfatı için de geçerlidir.
Ancak, "Yahudi" ayni zamanda etnik/milli bir aidiyet de ifade eder. Arami asilli Hz. İbrahim, aşireti ile İsrail'e geldiği zaman Büyük nehrin (Fırat’ın) öte tarafından geldiği için bunlar kendilerine İVRİ ( İbranice’de öte taraftan gelen) diyorlardı.
Hz. Yakup (İsrail) memleketi on oğlu ve iki torunu (Efraim ve Menase) paylaştırdığında, oğullarından Yehuda'nın payına düşen bölgedeki halka Yehudi (Yahudi) denmesinin karinesini oluşturdu.
Ancak, Mısır’dan çıkış esnasında henüz Yahudi etnisitesi vurgulanan bir özellik değildi. Bunlar Bet Yaakov (Yakup’un evi – sülalesi) veya İsrail oğulları olarak Mısır esaretinden çıktılar.
Millet bağlamında Yahudiliğin meydana çıkmasını sağlayan olay, Kudüs’ün Babil krallığı tarafından M.Ö. 586 senesinde yıkılmasıyla İsrail topraklarında yaşayan halkın Babil'e sürülmesi neticesinde M.Ö. 537'ye kadar süren Babil Esareti'dir. Bunu perçinleyen olay ise M.S. 66-73 ve M.S. 132-135 yıllarındaki Yahudi isyanları neticesinde İsrail topraklarının Romalılarca Yahudi nüfusundan boşaltılması sürecine adını veren Roma Esareti dönemidir. Yani Hz. Süleyman Tapınağının ( Arapçası Beyt-ül-Makdis) yıkılması (M.S. 70) ile Bar Kohba isyanı arasında gecen zamanda Arz-ı İsrail’in Yahudi milletinden boşlatılması olayıdır.
Yahudiler o zamandan İsrail’in kurulduğu 1948 yılına kadar “Devleti olmayan bir MİLLET” olarak yaşadılar.
HZ. İSA KİMDİR, NEDEN VE KİM TARAFINDAN ÇARMIHA GERİLMİŞTİR?
İsa, İbranice ismi ile Yeşu, Yeşua (kurtuluş) veya Yehoşua, (Tanrı kurtarıcıdır anlamında), İsrail oğullarının Yehuda aşiretinden, yaşlı bir marangoz olan
Yosef'in çocuk yaşta evine aldığı ve sonradan ikinci karisi olan, gene Yehuda aşiretinden Miryam'in (Meryem) oğludur.
Yosef'in Meryem ile evlenmesi Meryem'in hamile kalmasından sonradır. Bu durum, Meryem'in İsa’ya bakire olarak hamile kalması söylencesine yol açmış ve onun Tanrı’dan hamile kaldığı inancına kanıt olarak sunulmuştur.
Isa, Kudüs yakınlarındaki Bethlehem (in transit) kentinde doğmuş ve Yahudi kuralları mucibince 8 günlükken, Yerushalayim'de (Kudüs) sünnet edilmiştir. İsa’nın çocukluğunu Nazareth (Nasıra) kentinde geçirmiş olması Nasıra'lı İsa olarak anılmasına sebep olmuştur.
İsa’nın gençlik yıllarında nerede olduğu ve ne yaptığı meçhuldür. Bilinen, onun 30 yasından, olduğu 33 yaşına kadar fikirlerini yaydığı ve taraftar
topladığıdır.
İsa’nın havarileri ile birlikte Musevi bayramları olan Hamursuz (Pesah veya Passover), Shavuot (Pentecost), Sukkot (çardaklar bayramı) Simhat Tora (On
Emir'in Hz. Musa'ya verilisinin bayramı) ve kutsal gün olan Şabat'ı (
Cuma öğlenden sonrayı Cumartesi öğlenden sonraya bağlayan tam gün) kutladığını biliyoruz.
İsa’nın Kfar Nahum (Capernaum) köyündeki sinagogda hahamlık yaptığı ve Havarilerini oradayken seçtiği ve onları İsrail’deki köylere "İsrail Evi'nin kaybolmuş kuzularını toplamaya" gönderdiği İncil'de yazılıdır. Bu husus, İsa’nın ayrı bir dinin kurucusu olmadığına işaret ediyor. Dolayısıyla İsa’nın Musevi dinine yeni ve pasifist yorumlar getirdiği, ve devrinin dinde reformu öngören bir hahamı olduğunu söyleyebiliriz.
İsa’nın onu bir ermiş olarak kabul eden ve Yahudi olan/olmayan hastaları ve
sakatları iyileştirme mucizelerinde bulunduğu gene İncil'de hikâye edilmektedir.
İsa’nın bu faaliyetlerinin din adamları bürokrasisini rahatsız ettiği ve avarilerinden biri tarafından İsrail topraklarını işgal altında bulunduran
Roma makamlarına ihbar edildiği ve karışıklık yaratma sucuyla o devrin Roma
infaz sistemi olan Çarmıha gerilmeye mahkum edildiği ve hükmün infaz edildiği kabul gören bir önermedir. Günün uygulaması icabı, haçın tepesine infaz edilen kişinin kimliği yazı ile iliştirilmiş olup I.N.R.I. (iesus Nazarenus Rex iudeaorum - Yahudilerin Kralı Nasıra'lı İsa) ibaresi Kiliselerdeki Isa
tasvirlerinde göze çarpmaktadır.
Hz. İsa’nın çarmıhta can çekişirken söylediği “Eli, Eli, lama sabahtani?” şeklindeki münacatının ilk üç kelimesi İbranice, son kelimesi ise, İbranice’nin de türemiş olduğu o zamanın yaygın dili Aramice’dir. Aslında, öleceğini hisseden Hz. İsa, kendisinden 1000 yıl önce yaşamış olan atası, İbrani peygamberi Hz. Davud’un 22. mezmurunu tekrarlıyordu: “Eli, Eli, Lama Azavtani?” (Tanrım, Tanrım, beni niye terk ettin?)
Burada bilinmesi gereken en önemli gerçek, Isa dahil hemen hemen bütün
havarilerinin ve takipçilerinin Yahudi milletinden ve Musevi dininden
olmalarıydı. Söz konusu olayın Yahudilerin anavatanı olan İsrail
topraklarında cereyan etmiş olması dolayısıyla bu olgunun da tabii olacağı
tartışma dışıdır.
Andrew = Andreas, Peter'in (Simon) kardeşi.
Bartholomew = Bar Talmi diğer ismi Nathaniel
James = Yaakov (Jacob, Jacomus ) Alfi oğlu
James = Yaakov (Zebadiah oğlu, John'un kardeşi)
John = Yohanan (Zebadiah oğlu, James'in kardeşi)
Judas İscariot = Yehuda ish kraiot = kasabalı Yehuda, İsa’yı ihbar eden
havari
Jude = Yehuda, Yuda, nam-i diğer Thaddeus
Matthew (Matthias) = Matitiyahu, vergi tahsildariydi
Peter (Simon) = Shimon, İsa ona Aramice taş anlamına gelen (Cephas)
lakabını verdi
Philip (Yahudi olup olmadığı kesin değil)
Simon = Shimon, Kenanî ve gayretkeş (Zealot) olarak da biliniyor.
Thomas = Te'oma (Aramice ikiz) Şüpheci Thomas olarak biliniyor.
12 Havarinin arasında yer almayan ancak Hıristiyanlığın kurucularından olan
ve Isa öldüğünde 10 yaşlarında olan St. Paul, Tarsuslu bir Yahudi olup ismi
Shaul'du.
Özetle, İsa, Yahudi/Musevi doğmuş, sünnet olmuş, öyle yasamış, öyle ölmüş ve
öyle gömülmüştür.
Hıristiyan Kilisesinin Musevi Sinagogu’ndan ayrışması 325 tarihindeki İznik
(Nicea) Konsili ile olmuş, Yahudiler bu tarihten itibaren Tanrı katilleri
olarak damgalanmışlar ve zulme uğramışlardır.
Katolik Kilisesi'nin bu kan iftirasını resmen kaldırması 1963 senesinde Papa
XXIII. Jean'a nasip olmuştur. Papa, Kilisenin Yahudi milletine yüzyıllar
boyu çektirdiklerinden dolayı alenen özür dilemiş ve günah çıkartmıştır.
Ortodoks ve Protestan Kiliseleri bu suçlamayı henüz resmen kaldırmış
değillerdir.
Yukarıdaki veriler dikkate alındığında, Yahudilerin Tanrı (Hz. İsa) katili
olarak nitelendirilmeleri, Hz. Ali'yi katletmiş oldukları için, Arapların
tümünün Peygamber katili olarak lanetlenmeleri gerektiği savı kadar saçma bir iddiadır.
HIRİSTİYANLIĞIN MUSEVİLİKLE BİR SORUNU VAR MI?
İnanç sistemlerinin taraftar toplamak için kullandıkları usullerden bir tanesi kendi görüşlerinin ne kadar doğru, iyi ve tutarlı olduğuna işaret ederken, rakip sistemlerininkinin en azından yetersizliklerine işaret etmektir. Bu taktik netice vermediği taktirde, rakip görüşleri kötülemek, bu da netice vermezse, o görüş sahiplerini karalamak ve bu karalamaya hizmet edecek dinsel karineler yaratmak sıklıkla başvurulmuş olan bir usuldur.
Kökünü Yahudi milletinin dini olan Musevilikten alan, ancak, evrensel bir mesaj vermek iddiası ile ortaya çıkan Hıristiyanlık, türevi olduğu Musevilikten kendisini ayırabilmek için üç bucuk asır uğraştı. Basarili olmakla kalmadı, Yahudilerin, Soykırım dahil, 1600 yıldır çektikleri Anti-Semitizm’in (Yahudi aleyhtarlığı) ideolojik altyapısını da oluşturdu.
Museviliğin bir mezhebi görüntüsü veren Hıristiyanlık, taraftarlarının inançlarından dolayı Roma İmparatorluğunun zulmüne uğradığı 270 kadar sene boyunca Musevilik ile yaşamsal bir sürtüşmeye girmedi veya giremedi.
İncil’deki Hz. Isa tiplemesi, “komşu sevgisini dinin temel icabı olarak gören bir anlayışın temsilcisi, kanunlara saygılı ve milliyetçi bir Yahudi” tarzındadır.
Hz. İsa’nın ağzından nakledilen “ Kanunu (Tevrat’ı) veya peygamberleri geçersiz kılmak için gelmedim”, “Vakarla beyan ederim ki kıyamete kadar, Tevrat’ın varlık sebebi gerçeklesene kadar bir nokta veya çizgisine dokunulması söz konusu değildir”, “Dolayısıyla, Tevrat’ın kanunlarını çiğneyen veya başkalarına bu yönde telkinde bulunanlar cennetin krallığında en az itibar görecek olanlardır” (Matthew 5:17-19) Hz. Isa, kendisinin “İsrail Evi’nin kaybolmuş kuzuları” için gönderildiğini ifade etmiştir. Bu söylediğinden, Hz. İsa’nın kendisini Yahudilerin milli peygamberi olarak gördüğü neticesine varılmaktadır.
Klasik Antisemitizm’in ortaya çıkısı, Hıristiyan’ların Romalıların elinden gördükleri ve 270 yıl suren zulmün son bularak Hıristiyan dininin Roma İmparatorluğu yöneticileri tarafından kabul görmesi ile başlamıştır.
Romalılar tarafından Hıristiyanlara uygulanan en son büyük kiyim 302 yılında İmparator Diocletianus’un İzmit tamimi ile başlayan süreçte 304 yılında doruğuna ulaştı.
ilk Hıristiyan Konsillerinden biri olan 309 yılındaki Elvira (Granada – İspanya) Konsili, Hıristiyanların Musevilerle evlenmesini ve sosyal temaslarda bulunmasını yasaklıyordu.
306 yılında Roma imparatoru olan Konstantin’in ise, kiliseyi yani Hıristiyanlık dinini imparatorluğun siyasi birliğini sağlamak için kullanma planları vardı , ve dolayısıyla 312 yılında usulen Hıristiyanlığı kabul etmiş göründü. Aslında, 337 yılında, olum döşeğinde Tanassur edecekti.
313 yılında çıkarılan Milano Tamimi Roma imparatorluğunda Hıristiyan dinine mensup kişilerin dinlerini serbestçe yasayabileceklerini güvence altına alıyordu.
315 yılında İmparator Konstantin koyduğu kanunlarla Hıristiyan olmayanların haklarına sınırlamalar getirdi. Bunlar ilk Yahudi Aleyhtarı kanunlardı.
325 yılındaki İznik Konsili, Kilise’nin resmi görüşlerinin şekillenmesi için toplandı. Köklerini Musevi dininden alan Hıristiyanlık dini, Tanrı’nın tekliğini savunan Arius ile, İsa’nın tanrısal mahiyetini savunan Athanasius arasındaki tartışma neticesinde, Athanasius’un görüşleri doğrultusunda şekillendi.
İznik Konsili’nin önemli kararlarından biri Hıristiyanların Paskalya bayramının kutlandığı tarihin, Yahudi takvimi itibariyle tarihi her yıl değişen Yahudi Paskalyasından (Hamursuz Bayramı) ayrıştırılması kararıydı. Diğer bir karar, Musevilerin Hıristiyan köle sahibi olamayacaklarını ve dinsizleri Musevi dinine kazanma faaliyetlerinde bulunamayacaklarını öngörüyordu.
336 yılındaki Laodikya Laodicea) Konsili Hıristiyanların Şabat’ı (Yahudilerce kutsal olarak addedilen Cuma öğlenden sonrayı Cumartesi öğlenden sonraya bağlayan dinlenme günü) kutlamalarını yasaklıyor ve o günün kutsallığını Pazar gününe naklediyordu.
339 yılındaki bir kanun ise Yahudilerin Hıristiyanlarla evlenmesini yasaklıyor, dinsiz veya Hıristiyan kölelerin sünnet edilmesinin ölümle cezalandırılacağını ilan ediyordu.
341 yılındaki Antakya Konsili Hıristiyanların, Hamursuz bayramını Yahudilerle birlikte kutlamasını yasaklıyordu.
Hıristiyanlığı imparatorluğun devlet dini olarak kabul ettirmek, Hıristiyanlığa 381 yılında İstanbul Konsili’ni toplayarak Kutsal Ruh’un ilavesiyle, Baba-oğul-kutsal Ruh üçlüsü Teslis’i (Trinity) sokan ve 379-395 yıllarında imparatorluk etmiş olan Theodosius’a nasip olacaktı.
Bu tarihî veriler göz önüne alındığında, Kilisenin ve özellikle bugünkü Türkiye topraklarında bulunan o devrin Rûm (Roma) İmparatorluğu’nun Antisemitizm’in mucitleri ve devlet eliyle uygulayıcıları oldukları gerçeği gözler önüne serilmektedir.
1000 yıllık zulümden sonra, Papa V. Martin’in Hıristiyanları ve özellikle küçük dereceli din adamlarını Hıristiyanlığın kaynağının Musevilik olduğu dolayısıyla Yahudilere karsı kışkırtmada bulunulmaması gerektiği konusundaki tebliği (Bull) ertesi yıl, 1422’de, bu tebliğin Roma Yahudileri tarafından hile ile alındığı öne sürülerek iptal ettirilecekti.
Katolik Dünyası’nın bu yanlışından uyanması için Soykırım’ın (1939-1945) meydana gelmesi ve Yahudilerin Papa XXIII.cü Jean tarafından “Tanrı katili” olma iftirasından aklanmaları hususunun Katolik öğretisine girmesi için İİ. Vatikan Konsili’in neticelendiği ve Vatikan’ın “Nostra Aetate” tebliğinin yayınlandığı 1965 yılını beklemek gerekecekti.
Papa XXIII. Jean, 1963’te ölümünden evvel yaptığı bir duada ,
“Bugün, yüzyılların körlüğünün gözlerimizi örttüğünü ve Tanrının seçilmiş halkının güzelliğini görmemize mani olduğunu, ve bu yüzden alnımızda Kabil’in mührünün olduğunu fark ediyoruz. Asırlar boyunca, kardeşimiz Habil, kabahatimizden, kanlar içinde surundu, göz yaşı doktu. Bu, senin sevgini unuttuğumuzdan oldu. Onların sahsında Sen’i ikinci bir defa çarmıha gerdiğimiz için bizleri affet! Ne yaptığımızı bilmiyorduk!” diyordu.
Benzer bir tutumla, Papa II. Jean Paul, 26 mart 2000 tarihinde gerçeklesen İsrail’de Ağlama Duvarı’nı ziyaretinde, duvarın yarığına soktuğu kağıtta şöyle yazıyordu: “Babalarımızın Tanrısı, sen İbrahim’i ve ahfadını, İsmini kavimlere tanıtmaları için seçtin. Bizler, senin bu çocuklarına tarih boyunca acılar çektirenlerin yaptıklarından derin üzüntü duymaktayız ve bu yüzden bizleri affetmeni niyaz ederken, Ahit yaptığın halkın çocuklarıyla hakiki kardeşlik ilişkilerine girmeyi taahhüt ediyoruz.”
İkinci Vatikan Konsili’nin vardığı netice, Kilise’nin kendisi ile Yahudiler arasındaki özel/biricik (unique) ilişkiyi tanıması/kabullenmesi gerektiği merkezindedir.
Söyle ki:
“Yahudiler, Kutsal bir metin olan Eski Ahit’in (Tevrat’ın) sahipleridirler, onlar Tanrı’nın seçilmiş halkıydılar ve halen öyledirler;
Yahudilerin Hz. İsa’nın ölümünden kolektif (bir camia olarak) sorumlu oldukları fikri reddedilmiştir ve “lanetli bir kavim” olarak anılmamalıdırlar;
Yahudi Aleyhtarlığı Hıristiyan öğretisinden ve eğitiminden kökten sökülmelidir.”
NİL’DEN FIRAT’A BÜYÜK İSRAİL DEVLETİ SAFSATASI
İsrail ve Yahudi konusuna ilgi duyan Türkiye’deki aydınların yanılgıya düştükleri hususlardan bir tanesi de “Vaat edilmiş Topraklar”ın yani "arz-ı mevûd"un hudutları ile ilgili olup bu hudutların Türkiye Cumhuriyeti'ne ait bazı toprakları da kapsadığı konusudur.
Arz-ı mevûd’un hudutları Tevrat'ta (Tekvin, 15. Bab) Nil ile Fırat nehirleri arasındaki coğrafya olarak gösterilmiştir. Gerçekten de, Genesis (Tekvin) bap 15'te "God made a covenant with Abram, saying: 'Unto thy seed have I given this land, from the river of Egypt unto
the great river, the river Euphrates" denilmektedir. Bu doğru olmakla beraber, bu
cografya Tanrı'nın Hz. İbrahim'le yaptığı akit çerçevesinde tüm zürriyetine
verdiği topraklardır.
Hz. İbrahim'i peygamber olarak Kabul eden her Müslümandan Tanrı'nın Hz.
İbrahim'le yaptığı akdin gerçekleşmesi için çabada bulunması beklenir.
Ancak, burada söz konusu olan Hz. İbrahim'in zürriyetidir, ve bu zürriyet
sadece meşru oğlu Hz. İshak'ı değil, Arap cariyesi Hacer'den olan Hz. İsmail
'i de içerdiğinden, kardeş uluslar olan Araplarla birlikte İbranileri de
(bugünkü Yahudilerin ataları) içermektedir.
Hz. İsmail'in baba tarafından yarım kardeşi Hz. İshak, Hz. Yakup'un (İsrail)
babasıdır.
Bugünkü Yahudiler isimlerini Hz. Yakup'un (İsrail) oğullarından Yehuda'nın
payına düşen topraklarda yaşayan İbranilerden almışlardır.
Yahudi = Yehuda'lı
Nil ile Fırat arasındaki bu koca coğrafyada kardeşlerin birinin torunları
(İsmailoğulları - Araplar), diğerine (İshakoğulları - Yahudiler) aynı
toprakların bir kesri üzerinde yaşam hakkını çok görmekte ve onu yok etmeye
çalışmaktadırlar. Hz. İbrahim'den 2000 (!) sene sonra onun tek tanrılı
dinini Hz. Muhammed sayesinde yeniden keşfeden Arapların Yahudi amca
oğullarından bu kadar nefret etmelerinin sebebini anlamak hakikaten güç
olmakla beraber bunun Arapların meşhur bir atasözüyle açıklanabileceğini
düşünüyoruz: "Aşiretimle birlikte komşu aşirete karşı, amca oğullarımla
birlikte aşiretime karşı, kardeşlerimle birlikte amca oğullarıma karşı".
Arz-ı mev'ud konusunda kavram kargaşasını yaratan başlıca unsur Hz. İbrahim'
in zürriyetine vaat ettiği coğrafya ile, Hz. Musa'nın Mısır'dan çıkardığı ve
İsrail topraklarına götürdüğü Yahudilere vaat edilen topraklar arasındaki
farklılıktır.
Burada iki hususun açıklığa kavuşturulmasında fayda var:
1- Yahudilerin 400 sene esaret yaşayıp Hz. Musa önderliğinde terk ettikleri
Mısır'a yani Nil Nehri'ne dönmek gibi bir merakları yok ve "yaban toprak"
olarak kabul ettikleri Babil Irmağı (Fırat'a) dönmek gibi bir merakları da
yok. Babil kralı Nabukadnezzar tarafından sürgüne gönderildikleri M.Ö. 586'
dan Pers kralı Cyrus tarafından kurtarılmış oldukları M.Ö. 537'ye kadar
süren Babil Esareti (Fırat Nehri) esnasında, "Tanrı'nın Türküsünü yaban
ellerde nasıl söyleyelim?" diye ağıt yakanlar gene İsrail Oğulları yani
Yahudi halkının kendisiydi.
2- "Arz-ı Israil" olarak bilinen Kutsal Toprakların sınırı ise Güney'de Sina
Çölü'dür. 10 Emir'in verildiği Sina Dağı, Sina Çölü'nde olmasına rağmen,
Kutsal Topraklar'ın dışındadır. Zira, Tanrı Hz. Musa önderliğindeki
İsrailoğullarını esareti tatmış nesillerin Kutsal Topraklara girmemeleri
için Sina Çölü'nde 40 yıl dolaştırmıştır. Diğer bir deyişle, orası bir ara
istasyon olarak telakki edilmektedir. Kutsal Topraklar'ın Doğu sınırı ise
Ürdün Nehri'dir. Tanrı, hikmetini sorguladığı için, Hz. Musa'ya "Kutsal
toprakları göreceksin ama oraya girmek sana nasip olmayacak" demişti.
Halkını Ürdün Nehri'nin Doğu yakasına kadar getiren Hz. Musa, Hz. Yuşa
komutasındaki İsrail Oğullarının Kutsal toprakları yabancılardan
kurtarmasını göremeden, Ürdün Nehri'nin Doğu yakasında öldü ve orada Tanrı'
nın kendisine verdiği ceza mucibince bilinmeyen bir yere gömüldü. "The
children of Israel were camped east of the Jordan River. Mourning for Moses
was now over and it was time to enter the Promised Land."
Bkz. http://www.tftw.org/Courses/bcc_ots_l5.html
Bugünkü Ürdün Devleti'nin Hz. Musa'nın hayali mezarını başarı ile Turistik
bir mekân haline getirmiş olduğunu da zikretmiş olalım.
Dolayısıyla, İsrail'in Ürdün Nehri'nin doğusunda, Sina Çölü'nde ve ötesinde
dînî saiklere dayanan bir arazi talebi olması mümkün değildir.
Kutsal Topraklar, Kenan toprakları olup kuzeyde Lübnan dağları, Doğuda Ürdün
Nehri ve Güneyde Sina Çölü olmak üzere, Hz. Musa'nın Yahudileri esaretten
kurtarıp yerleştirdiği coğrafyadır
Günümüz gerçeklerine dönecek olursak, Ürdün nehri ile Fırat nehri arasındaki
coğrafyada Ürdün, Lübnan, Suriye, Irak ve Türkiye'nin Güneydoğusunda 50
milyondan fazla insan yaşamakta. Kendi Filistinli Arap nüfusu ile demografik
sorunları olan, ve tarihî anavatanı olup Yahudi Halkı'na ismini veren Judea'
yı (Batı Şeria) Filistin'li Araplarla barış için paylaşmaya razı olan bir
İsrail'in Fırat'a kadar olan coğrafyayı sınırlarına katacağını düşünebilmek
geniş bir muhayyile gerektirir.
Sina'yı 1956 ve 1967'de tamamen ele geçiren İsrail'in barış karşılığı oraları iade etmiş olması ve bunun dini-bütün kitleler nezdinde bir protestoya sebebiyet vermemiş olması da bunun ilave bir kanıtıdır.
Özetle, "Nil'den Fırat'a Yahudi Devleti" hikâyesinin Arap devletlerinin
İsrail'i Türkiye için stratejik bir tehdit olarak algılatmak ve tüm İslam
dünyasını Arap milliyetçiliğinin davasını gütmeye seferber etmek için
kullandıkları bir argüman olarak değerlendirilmesi doğru olacaktır.
İSLAM’IN MUSEVİLİKLE BİR SORUNU VAR MI?
Sinagog saldırılarını müteakip muhtelif İslamcı çevreler, ibadet eden
kişileri hedef alan saldırıları kınadı.
Kınamalar yapılırken, İbrani ırkından ve Musevi dininden olmanın herhangi bir saldırının muhatabı olmak için bir sebep teşkil etmediği ve bu tür saldırıların İslam dinine aykırı olduğu özenle vurgulanırken, seküler, modernist, emperyalist ve milliyetçi bir ideoloji olduğu iddia edilen Siyonizm suçlandı.
Aslında, İslam’ın Musevilikle bir alıp veremediği yok. Nasıl olsun ki?
İslam, Tek Tanrı düşüncesini Musevilikten almakla kalmadı, Yahudi peygamberlerin hepsini, Arap kavminden olmamalarına rağmen, benimsedi, benimsetti. O kadar ki, İslam’ın ortaya çıkışından 400 yıl sonra Müslümanlığı kabul eden Türkler bile Hz. Musa’nın Firavun’la, Hz. Davud’un Calut’la (Goliat) olan mücadelelerinde bu Yahudi peygamberlerle özdeşleştiler.
PEKİYİ, ARAPLARIN YAHUDİLERLE ALIP VEREMEDİĞİ NEDİR?
İspanya ve Portekiz Yahudilerinin Endülüs’te altın çağlarını Arapların idaresinde yaşadığı tarihi bir gerçektir.
Bu olgu, Yahudilerin, dinleri mucibince yaşadıkları ülkenin sadık birer vatandaşı olmalarını emreden “Dina de malhuta, dina” (Memleketin kanunu, kanunundur) prensibinin özenle uygulanmasıyla mümkün olabilmiştir.
Arap ve Yahudi ulusları arasına kara kedi girmesi 1920'lerin ikircikli İngiliz siyasetinin ürünüdür.
Arap Milliyetçiliğinin ilk önderi, Haşimî soyundan olan Mekke şerifi Hüseyin, Osmanlılara karşı İngilizlerle ittifak yaparken, kendisine ( 14 Temmuz 1915- 10 Mart 1916, Mekke Şerifi Hüseyin – İngiltere’nin Mısır Yüksek Komiseri Sir Henry McMahon yazışmaları ile) Akdeniz'den Basra Körfezine kadar olan bütün Osmanlı topraklarının verileceği sözünü alıyordu. Oysa 16 Mayıs 1916 tarihli Sykes-Picot anlaşması bu bölgenin İngiliz ve Fransız nüfuz bölgelerine bölüneceğini, Filistin'in ise Rusların da dahil edileceği üçlü bir kontrol altına alınacağını öngörüyordu.
2 Kasım 1917 Balfour Deklarasyonu ise, bugünkü İsrail ve Ürdün topraklarının bir Yahudi Yurdu için tahsis edilmesinden bahsediyordu.
İngilizler 1918 Eylül’ünde Faysal Bin Hüseyin’i Suriye Kralı olarak tanıdılar.
Mekke Şerifi Hüseyin’in oğlu Faysal ile Siyonist hareketin başkanı Weizmann, vardıkları 3 Ocak 1919 tarihli mutabakatta, Yahudiler için bir Filistin, Araplar için bir Arap devleti kurulmasından dem vuruyor, tarafların Balfour Deklarasyonundaki hedeflerin gerçekleşmesi ve Filistin'e Yahudi göçünün teşvik edilmesi konusunda işbirliğinde bulunacaklarını ifade ediyorlardı.
19-26 Nisan 1920 San Remo Konferansında Filistin Mandası’nın İngiltere’ye, Suriye’nin Fransız Mandası’na verileceği kararlaştırılıyordu
Suriye'nin Fransız mandasına tahsisini müteakip, ayni yılın 14 Temmuz’unda (1920) Faysal’ın Fransızlar tarafından oradan kovulmasıyla kardeşi Abdullah’ın Kasım 1920’de
Fransızlarla savaşmak için Güneyden bugün Ürdün olarak bilinen topraklara gelmesi taşların yerinden oynamasına sebep oldu.
Abdullah’ı Fransızlara saldırmaktan vazgeçirebilmek için, İngilizler, San Remo Anlaşmasıyla kendilerine bir Yahudi yurdu kurmak vazifesiyle tevdi edilen Filistin bölgesini, 1921 senesinin Mart ayında Ürdün nehrini sınır kabul ederek ikiye böldüler. Daha doğrusu, Filistin mandasının %80'ini Trans-Ürdün adi altında Abdullah'a hediye ettiler. Trans –Ürdün Emirliği 11 Nisan 1921de resmen vücut buldu.
Faysal ise İngilizler tarafından 23 Ağustos 1921’de Irak’a kral yapıldı.
Milletler Cemiyeti’nin 24 Temmuz 1922 tarihli, İngiltere’ye Filistin Mandası’nı tanıyan resmî belgesini takiben, ayni yılın Eylül ayında manda metnine eklenen bir madde ile Milli Yahudi Yurdu’nun Ürdün Nehrinin Doğusu’na uzanamayacağı kayıt altına alınıyordu.
1920'lerden sonraki en önemli trajik gelişme ise, 2. Dünya Savaşı ertesinde, topraklarının %80'i Ürdün’e verilmiş olan Filistin'in kalan %20'sinin Birleşmiş Milletler’in 29 Kasım 1947 tarih ve 181 numaralı kararıyla Filistinli Arap ve Yahudiler arasında taksimini kabul etmeyen Arapların 14 Mayıs 1948 tarihinde kurulan Yahudilerin devleti İsrail’e kuruluşunun akabinde savaş açmaları neticesinde "Filistin Mültecileri" sorununun ortaya çıkmasıdır.
İSLAM DİNİNİN ARAP MİLLİ DAVASININ HİZMETİNDE İSTİSMAR EDİLMESİ
Arap devlet adamları, İsrail ile olan savaşlarında halklarını teşvik edebilmek için din faktörüne sarıldılar, Cihat ilan ettiler, Fedayinleri cephelere sürdüler.
Neticede, Arap ve Yahudi milliyetçilikleri arasındaki bir toprak kavgasını, bir Müslüman-Musevi çatışmasına dönüştürmek için ellerinden geleni yaptılar.
21 Ağustos 1969 günü Michael Rohan isimli Avustralyalı dengesiz bir Hıristiyanın El Aksa Camiinde yangın çıkarmasını Yahudilere mal edip 25 Eylül 1969 tarihinde İslam Konferansı Örgütünü kurdular ve İslam Dünyasını kavgalarına taraf ettiler.
Ders kitaplarında ve vaazlarda sürekli Yahudi düşmanlığını işlediler. Yahudilere olan nefretlerini Arap olmayan, Müslüman toplumlara yayma becerisini gösterdiler. Pakistan’da sırf Yahudi olduğu için boğazladıkları bir gazeteciyi önce Yahudi olduğunu “itiraf” ettirip boğazlarken videoya çektiler ve infaz kasetlerini televizyonlara dağıttılar.
Son günlerde televizyonlardan ibretle izlemek zorunda kaldığımız, kendisini savunamaz durumda olan rehineleri kahramanca boğazlayıp kafalarını kesmenin veya kurşunlamanın ne kadar şerefli bir eylem tarzı olduğu tartışmalıdır.
Neticede, oluşturulan bu nefret altyapısıyla dünyanın neresinde olursa olsun ibadethanelere saldırmak için işbirlikçi bulunabilmesine şaşmamak lazımdır.
ARAPLARIN YAHUDİ SOYKIRIMINA İLİŞKİN MESULİYET PAYLARI NEDİR?
İkinci Dünya Savaşı esnasında meydana gelen soykırımda, Almanya'nın
Yahudileri yok edebilmesine zemin hazırlayan başlıca sebep, Arapların o
devirde Filistin Mandasını elinde bulunduran İngilizlere yaptığı şantaj
neticesinde, İngilizlerin Filistin'in kapılarını Yahudilere kapatmasıdır.
Dolayısıyla, Araplar, Soykırımdan müteselsilen sorumludurlar
İSRAİL IRKÇI BİR IRK DEVLETİ MİDİR?
İsrail ırk birliği üzerine kurulmuş olan ve dolayısıyla modern dünyada varlık sebebi tartışılır, yani anakronik bir yapı mıdır?
Irk kavramı İsrail bağlamında bir saçmalıktan öteye gidemez. Avrupa kökenli sarışını, Acem, Arap, Kürt kökenli esmeri hatta Habeş kökenli zencisi olan İsrail’de bir ırk birliği, dolayısıyla ırkçılık olduğunu iddia etmek mümkün değildir.
İSRAİL BİR DİN DEVLETİ MİDİR?
İslâmcı çevrelerin ve basının anlamakta zorlandığı veya anlayıp ta okuyucularının kafasındaki kavram kargaşasını gidermeye bilinçli olarak kalkışmadığı yahut ta okuyucularının kafasını bilhassa karanlıkta tutmakta fayda mülahaza ettiği hususların bir tanesi İsrail’in Yahudi kimliği konusudur.
Yahudi Devleti dendiği zaman din değil millî kimlik kastedilmektedir. Yahudiler bir halktır. Devletlerinin adı İsrail’dir ve bu halkın dini de Museviliktir.
İslâmcılar, Yahudi devleti denince bunun bir şeriat devleti manasına geldiğini savunurlar. Bunu ise Türkiye’de verdikleri rejim kavgasında örnek gösterebilmek için söylerler. “Din devleti İsrail demokratik olabiliyor da Türkiye’nin şeriatla yönetilmesinden bahsettiğimiz zaman niye kıyamet kopartılıyor?”. Derler.
Dinsel ve milli bayramların örtüşmesi İsrail’e bir din devleti görüntüsü veriyorsa da, din kurumu İsrail’de nikâh, defin ve fertlerin dinsel kimliği konusunda belirleyici olup sair hukuk laiktir.
ORTADOĞU BARIŞININ OLMAZSA OLMAZ ŞARTI NEDİR?
Arzulanan Ortadoğu barışının olmazsa olmaz şartı İsrail’in bekasının güvencesi olan savunulabilir sınırlara sahip olması gereğidir. Bir ülkenin yegane uluslararası sivil hava alanı omuzdan atılacak bir füzenin menzili içinde kalıyorsa, bu, barışın, kendi başına buyruk hareket edebilecek bir teroristin ipoteğinde olduğu manasına gelir. Konuya ilgi duyanların önlerine 1967 öncesi sınırların Akdenizden mesafesini gösteren bir İsrail haritası koymaları ve onu dikkatle inceledikten sonra bir mütalaaya varmaları gerekir. Barış için İsrail tarafından Filistin Özerk Yönetimine devredilmiş olan Kalkilya-Tulkarem aksının Akdeniz’e olan mesafesi 15 km. dir !!! (Eminönü-Zeytinburnu mesafesi)
Çorak ve ıssız Necef (Negev) çölü hariç tutulursa, Yahudi ve Arap Milliyetçiliklerinin kavga ettiği toprakların 200 km boyunda ve 50 km eninde bir kıyı şeridinden ibaret bir MİKRO COĞRAFYA olduğunu görülür.
Filistin coğrafyasında yaşayan Araplar farklı bir millet olmayıp, din, dil, kültür, ırk, özellikleri açısından İsrail’e 50 km. mesafede olan Şam yani Suriye Araplarıyla aynı halkın fertleridirler. Akdeniz’le Ürdün nehri arasında sıkışmış olan İsrail’in, sulh olması için gerileyecek bir hinterlandı mevcut değildir.
Kendi kaderini tayin hakkını 22 devletle Atlas Okyanusundan Hint Okyanusuna kadar bugünkü İsrail’in 650 katı toprakla gerçekleştirmiş olan büyük Arap ulusu aynı coğrafyanın bir cirminde Yahudi milletine, üstelik Yahudilerin kendi öz anavatanlarında, devlet olma hakkını tanımamakta israrlıdır. Bu büyük Arap ulusu fertlerinden cüz’i bir kısmının Yahudilerin hükümran oldukları İsrail Devleti sınırları dahilinde yaşamasını kabullenmek zorunda. Sorunun temeli budur. Bu temel veri Arap Dünyası tarafından hazmedilmedikçe Ortadoğu barışının gerçekleşme şansı yoktur.
ORTADOĞU ANLAŞMAZLIĞI NEDEN SÜRÜYOR?
Anlaşmazlığın sürmesinin ana nedenin Arapların İsrail’i denize dökmek fikr-i sabitinden vazgeçemeyişinde yatıyor. Bu fikr-i sabitin iyileşmemesinin ana nedeninin ise, İsrail’in savunulamaz sınırlara sıkıştırılma gayretlerinin ABD dahil tüm dünya ülkeleri tarafından desteklenmekte olduğudur.
ABD, İsrail’i kendisine göbek bağı ile bağımlı kılmadığı taktirde Ortadoğu’dan ayağını çekmek zorunda kalacağından, siyaseti gereği İsrail’in “Yaşar, ne yaşar ne yaşamaz” durumda yani debriyajda bırakılması esastır. İsrail ve Arap komşuları da bu kasten çözümsüz bıraktırılan kanlı tiyatro piyesinin figüranları olmaya devam etmek durumundadırlar. Birincisi çaresizlikten, diğerleri ise inatçılıklarından.
ÜRDÜNLÜLER, YAHUDİ–FİLİSTİNLİ ÇATIŞMALARININ 3 KATI FİLİSTİNLİ ÖLDÜRDÜ
1970 Kara Eylül olaylarında kendisine ülkesini açan Ürdün kralına ihanet eden Arafat’ın 50.000 Filistinlinin ölümünden sorumlu olduğu neden tartışılmaz? Bu rakam 1948’den beri meydana gelen tüm İsrail / Filistinli Arap çatışmalarında ölenlerin tam 3 mislidir !
“UTANÇ DUVARI”
Batı Şeria’yı boydan boya parçalayacak “Utanç Duvarı” inşası söylemini samimi değildir. Büyük bir kısmı çit olan bu duvar genelde 1967 savaşı öncesi sınırları olarak bilinen yeşil hattı takip ediyor. Yani “Cini şişenin içine geri tıkıyor”. Bu duvar, Ariel kentini ve diger bazı yerleşim bloklarını da kapsadığı taktirde, İsrailliler gene de Batı Şeria’nın%90’ını Filistin özerk Yönetimi’ne (FÖY) bırakmış olacaklar.
Eğer Ortadoğu Barışı’nın fiyatı buysa, Arapların bu fiyatı ödemeleri gerekir.
Gazze ile Batı Şeria arasındaki bağlantının savaş ortamında gerçekleşme şansının olmadığı hususu ise Arapları sulha cesaretlendirmesi gereken önemli bir faktördür.
İSLAM DÜNYASINDAKİ YOKSULLUĞUN VE İSLAMÎ TERÖRÜN SEBEBİ BATI MIDIR?
Aydınlarımız zengin Batı’nın yoksul İslam Dünyası’na ekonomik ve siyasal talimatlar vermesinden yakınıyorlar. İslam Dünyası’ndaki yoksulluğun sebebi “Batı” mıdır?
Yoksa, bu yoksulluğun sebebi oralardaki rejimleri adam edecek bir Atatürk çıkmamış olması mıdır?.
İşe, dînî eğitimin ve terbiyenin bu talihsiz topluluklara “ÇOĞAL !” öğretisinin ötesinde pek birşey veremediğini kabul etmekle başlamak lazımdır.
Afganistan, Pakistan, İndonezya veya Cezayir’deki terörü ve geri kalmışlığı “Filistin Sorunu” veya “Şaron Politikalarıyla” izah etmeye çalışmak işin kolayına kaçmaktır.
TÜRKİYE’DE YAHUDİ KARŞITLIĞI (ANTİSEMİTİZM) VAR MI?
Başbakanlığın fikirlerine başvurduğu sivil toplum örgütleri temsilcilerine göre YOK!
Başbakanlıktaki toplantıya katılan Türkiye Yazarlar Sendikası başkanı Sn. Nazif Öztürk konu ele alınırken İsrail’in Filistin’de sorumlu olduğu insan hakları ihlallerinin de sorgulanması gereğine işaret etmiş.
Bu ifade, Türkiye’deki Yahudi karşıtlığının Filistin-İsrail anlaşmazlığının Türkiye halkına medya tarafından yansıtılış biçiminin bir türevi olduğunun zımni kabulü mahiyetindedir.
PEKİYİ, BU DURUMUN SORUMLUSU KİMLERDİR?
Özellikle sağ eğilimli Türk basınındaki Yahudi karşıtı söylem 1960 sonlarından itibaren Türkiye’deki laik rejimi hedef alırken, Arap-İsrail çatışması ve Filistin halkının çekmekte olduğu acıların harekete geçirdiği İslam dayanışması çerçevesinde İsrail’i hedef almış, hakikatlerin topluma kısmî, taraflı ve çarpık yansıtılması neticesinde oluşturulan kamuoyu Türkiye Yahudilerini hedef haline getirerek 15 Kasım 2003 sinagog bombalamalarına yol açmıştır.
Bu durumun sorumluları arasında görevlerini yapmayan savcılarımızı; hakikatleri bilmelerine rağmen İsrail’in ve Yahudilerin avukatı durumuna düşmemek için tavır koyma cesaretini gösteremeyen aydınlarımızı; Türkiye’nin dış imajına toz kondurulmaması için alenen şikâyet etmemeyi bir siyaset olarak benimseyen Türkiye Yahudi Cemaati yetkililerini; Türkiye ile olan iyi ilişkilerini bulandırmamak için Türkiye basını ile polemiğe girmemeyi tercih eden İsrail devletinin Türkiye’deki temsilcilerini sayabiliriz.